Bir Oyun, Bir Çağrı: ‘GAYB’ ve Görünmeyen Bağ

Görünmeyenle görünen arasındaki sınır, sahnede kimi zaman bir ışıkla belirir, kimi zaman bir sessizlikte kaybolur.
Bir Oyun, Bir Çağrı: ‘GAYB’ ve Görünmeyen Bağ
Yayın: 28 Kasım 2025 Magazin Google News

Görünmeyenle görünen arasındaki sınır, sahnede kimi zaman bir ışıkla belirir, kimi zaman bir sessizlikte kaybolur. “GAYB”, tam da bu sınırda duran bir oyun. Yazarı ve oyuncusu, kendi iç dünyasının derinliklerinden yola çıkarak seyirciyi görünmeyene, yani kalbin görebildiği bir alana davet ediyor. Bizi kendi iç sesimizle yüzleştiren bu çağrı, aynı zamanda sevgi, aidiyet ve insan kalabilmenin inceliklerine dair güçlü bir hatırlatma niteliğinde.
Bu röportajda, “GAYB”ın yaratıcısı ile hem oyunun isminin anlamını hem de sahne ile seyirci arasındaki görünmeyen bağı konuşuyoruz.

  1. “GAYB” ismini seçerken neyi ima ettin?

GAYB, kelime anlamıyla beş duyumuzla algılayamadığımız âlem demek. Bu kelimeyi ilk kez eski ev arkadaşım Aysel’den duymuştum; hem kulağa çok güzel gelmişti hem de bende bir merak uyandırmıştı. Sonrasında uzun bir araştırma sürecine girdim. Belki de o anda Aysel’in ağzından dökülen bu kelime, yazma sürecimin sancılı ama bir o kadar da dönüştürücü dönemini başlatan işaret oldu.

Oyun, görülmeyen, hissedilmeyen, hatta işitilmek istenmeyen bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Bu çocuk, her anında yaratıcıya tutunarak ve kendi yollarını bularak hayatta kalıyor. Dolayısıyla “GAYB”, hem bu görünmeyen dünyanın hem de günümüz insanının görmek istemediği hakikatlerin sembolü hâline geldi.
Yani aslında oyun, görünmeyeni anlamaya ve hissetmeye dair bir deneme.

  1. Oyunda görünmeyenle görünen arasındaki denge nasıl kuruluyor?

Aslında bütün mesele o dengeyi kurmaya çalışmakla ilgili. Görünen, sahnede olan; görünmeyen ise sahnenin içinde taşıdığı ruh, niyet ve o çocuğun iç sesi. Ben oyunu kurarken bu ikisinin birbirine karışmasına izin verdim. Yani bazen görünmeyen, bir ışıkla görünür hâle geldi; bazen de sahnedeki en somut an, bir anda görünmeyene dönüştü.

GAYB’ta seyirciye sadece bir hikâye izletmiyorum; aynı zamanda onların kendi “görme biçimleriyle” yüzleşmelerini istiyorum. Çünkü görünmeyeni fark etmek, bazen gözle değil, kalple bakmayı gerektiriyor.

Seyirci de bu denklemin tam ortasında. Hem var hem yok; hem Remzi’nin zihnindeler hem de onun oyun arkadaşları gibi. Sanki hep birlikte, bir saatliğine yeryüzüne inip görünmeyeni, duyulmayanı, hissedilmeyeni araştırıyoruz. O yüzden GAYB’ta seyirci sadece izleyen değil, o görünmeyenin içine adım atan bir tanık hâline geliyor.

  1. “GAYB” bir sahne işi mi yoksa bir çağrı mı?

Aslında tüm bu sanatsal yaklaşımın ve hikâye anlatıcılığının ötesinde, GAYB bir çağrı diyebilirim. Çünkü onu diğer oyunlardan ayıran şey, seyirciyle kurduğu o doğrudan temas. Seyirciyi hem karşılıyor hem de uğurluyoruz — yani klasik anlamda bir kulis mantığımız yok. Bu oyunda, tiyatronun bazı kalıplaşmış kurallarını kimseyi incitmeden ama cesurca, hamur yoğurur gibi yumuşatarak bozmak istedim.

Kendi hikâyemi anlatabilmem için yine kendimden çıkan bazı yeniliklere ihtiyacım vardı. Hem oyunun dikkat çekmesini hem de hikâyenin derinleşmesini istedim. Seyirciler oyun başlamadan önce toplandıklarında, aslında oyun çoktan başlamış oluyor. Onlar gözlemlediklerini sanarken ben çoktan o dünyayı kurmaya başlıyorum.

O an, annemin gözleme açarkenki hâline bürünüyorum; onun samimiyetini, gülüşünü, kucaklayışını sahneye taşıyorum. Ardından seyirciyle birlikte Remzi Asaf’ın yolculuğuna dalıyoruz — ansızın ve içten.

Çünkü sevgiden gitgide uzaklaştığımız, maddi dünyanın esiri olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz. İnsanların birbirine ve renklere karşı körleştiği bir zamanda, benim en büyük derdim bu çağrıyı, bu sıcaklığı hatırlatmak. Önümüzdeki yıllarda madde ile mana arasındaki dengenin daha da zor kurulacağını hissediyorum. Bu yüzden seyirciyi samimi bir dünyada tutmak, içten hikâyeler anlatmak ve belki de onları biraz olsun harekete geçirmek istiyorum.

  1. Oyun boyunca oyuncu ile seyirci arasında görünmeyen bir bağ kurulduğunu hissediyoruz. Bu bağ nasıl doğuyor?

Aslında bir önceki soruda da biraz bahsetmiştim; oyunun başlamadan önce başladığını düşünüyorum. Seyirci salona girdiğinde onlar için oyun henüz başlamamış oluyor ama benim için çoktan başlamış durumda.

Bu bağın asıl kaynağı ise annem. Onu çok gözlemledim — belki her çocuk gibi ama ben biraz daha dikkatli. Annem çok sevgi dolu bir kadındır; Antalya’da 13 yıl boyunca Toprak Ana Gözleme Evi’ni işletti ve gerçekten herkesin annesi gibiydi. O sevginin, o sıcaklığın içinde büyüdüm.

Ben sahnede bir oyun izlerken — özellikle interaktifse — oyuncuyla doğrudan temas kurmaktan genelde gerilirim. O duyguyu bildiğim için, kendi seyircime o gerginliği değil, güveni hissettirmek istedim. Onları hikâyeye dâhil etmenin yolu, önce o samimiyeti kurmaktan geçiyor.

O yüzden oyunun başından itibaren büyük bir tebessümle, anne sıcaklığıyla onları yavaş yavaş hazırlıyorum. Önce gözleme ikram ediyorum, sonra onlarla konuşuyorum, küçük sorular soruyorum; derken fark etmeden oyuna dâhil oluyorlar. Bu yüzden seyirci o görünmeyen bağa isteyerek teslim oluyor; çünkü o bağ bir oyun kurgusundan değil, gerçekten bir sevgi hâlinden doğuyor.

  1. “GAYB”ı hiç bilmeyen biri için: Neden gelip izlemeli?

Çünkü GAYB sadece bir oyun değil, kendine bakmanın bir biçimi. Hepimiz zaman zaman görünmeyen yanlarımızla karşılaşmaktan kaçıyoruz; bu oyun ise o görünmeyene, o iç sese yumuşak bir ışık tutuyor.

Seyirci buraya geldiğinde bir hikâye izlemekten fazlasını yaşıyor. Birlikte nefes alıyoruz, birlikte gülüyoruz, birlikte susuyoruz. Bazen bir gözleme kokusu, bazen bir tebessüm, bazen de bir sessizlik anı onları kendi iç âlemlerine götürüyor.

GAYB kimseyi bir şeye ikna etmeye çalışmıyor. Sadece bir hatırlatma yapıyor: insan olmanın, sevmeyi unutmamanın ve birbirimizi görebilmenin mümkün olduğunu.
Belki de o yüzden izlenmeli — çünkü bir saatliğine bile olsa hep birlikte görünmeyeni hissediyoruz.

 

“GAYB”, sadece bir tiyatro oyunu değil; insanın kendine dönme çabası, sevgiyi hatırlama isteği ve görünmeyeni fark etme yolculuğu. Seyircisini bir hikâyenin pasif izleyicisi olmaktan çıkarıp, o hikâyenin canlı bir parçası hâline getiriyor.
Her detayında samimiyet, her sahnesinde içsel bir yankı taşıyan bu oyun; kalabalıklar içinde kaybolan ruhlara sessiz bir çağrı gibi. Belki de en çok, unuttuğumuz bir şeyi hatırlatıyor: Görmek için bazen göz değil, kalp gerekir.

Röportaj: Cavit Yoldaş

Son Güncelleme: 28 Kasım 2025